MERAL


Bir kadın düşünün, 50′lerinde ama yaşsız..

Yaşsızlık öyle birşey ki, kişiye baktığınızda yaşını, güzelliğini yani maddesini görmezsiniz.

Az insanda olur böylesi,kalıplara koyamazsınız.

Öyle bir kadın-dı Meral Okay.

Ölüm haberini aldığımdan beri onunla ilgili çıkan her haberi okumaya çalışıyorum,

köşe yazılarına özellikle bakıyorum, yazarların onunla ilgili anılarını bulmak istiyorum o yazılarda.

Ve soruyorum kendime neden ?

Hiç tanımadığım ,çokta göz önünde olmayan, popüler kültürün yapışkanlığınlığıyla ağzımı sulandırmamış da üstelik, peki neden?

Belki söylediği gibi, ”bu topraklarda aşk ve mutluluk değilde ayrılık ve acı kutsandığından”.

Ama biliyorum sadece bu değil.

Anlıyorum ki o yaşsız kadın hayatıma dokundu bir şekilde;yazdığı dizileri severek,kızarak,kendimle tartışarak izledim.

Televizyonda röportajları çıkınca annemi dürttüm,bu hayatları o yazmış diye uzaklara bakan yüzüne gülümsedim onun hiç haberi olmadan.

Şarkılarını kelimelerine değerek dinledim,kimin yazdığını hiç bilmeden.

Öyle bir sızmışki hayatıma,hiç tanımadığım bir kadınla tartıştım usulca.

Ve imrendim ona ; çoğumuz birbirimizin farkında bile olmadan yaşayıp giderken o farkındalıklarını bize anlatabildiği için,

aşkla sadakati aynı cümlede kurabildiği ,çoğu ölümlü sadece kendi hayatını bile yaşayamazken,o onlarca hayatı yaşayabildiği için.

Velhasıl Meral, velhasıl ”o kadın”, hiçbirimizin masum olmadığı bu çağda , iyi ki vardın, iyi ki yaşadın.

Bu ölümlü dünyada,iyi ki dokundun biz ölümlü yol arkadaşlarına.

İnadına güler yüzünle, inadına hayata..


BİR DİJİTAL YEŞİLÇAM FİLMİ: FETİH 1453


Tarihi filmler biz Türk insanları için ayrı bir hikaye aslında. Malkoçoğlu, Kara Murat gibi filmlerle büyüdük. Daha sonra Hollywood’ un Truva, Büyük İskender gibi filmleriyle tanıştık ve çok tartıştık; bu kadar hikayemiz, böyle güçlü bir tarihimiz varken biz neden böyle filmler çekmiyoruz?

İşte bu film bütün bunların cevabı, bu alanın bir öncüsü ve nereden bakarsanız bakın yükselen Türk sinemasının yeni bir penceresi. Görsel efektleri dünya sinemasındaki örneklerini aratmayacak kadar iddialı ve doyurucu, özellikle dövüş sahneleri ve Ulubatlı Hasan rolünü canlandıran İbrahim Çelikkol’un bu sahnelerdeki performansı dikkat çekici.Bununla birlikte filmde daha çok yeni oyuncularla çalışılmış ancak bu oyuncuların performansı tutuk, filmde kadın karakterler çok pasif, hikaye bu şekilde geçebilir tabii ama var olan neredeyse tek kadın karakter olan Era gerek oyunculuk gerek hikaye anlamında iyi işlenmemiş bir karakter ve Era’nın Ulubatlı Hasanla olan aşkı hiç olmasaymış daha iyiymiş dedirtecek kadar kopuk . Fatih Sultan Mehmet’i canlandıran Devrim Evin’i bir yere kadar ayrı tutarsak oyunculuk anlamında doyurucu bir performans yok.

Film 160 dakika,bunun hikayeye yada filme bir katkısı olmamış daha ziyade ”bir bitseydi hayırlısıyla” duygusu yaratıyor. Verilen paralara, görsel efektlere ve dövüş sahnelerindeki emeğe kıyıp ta filmi yalınlaştıramamışlar. Sanki kesilmesi gereken sahneler filmde asılı kalmış.

Dramatik kurgusu yok, ellerinde çok yönlü bir hikaye varken, bu hikayenin hakkı verilememiş. Hatta sanki senaryo, çekimlere başlandıktan sonra yazılmış, bir hikayeden çok havalı cümlelerle kurulan diyaloglara güvenilmiş. Ki bu bazen ”kara mizah mı yaptılar acaba?” duygusu yaratıyor. Film bir çok yönüyle bugünün teknolojisiyle çekilmiş bir Yeşilçam filmi. İmdb’de aldığı 9.5 lik puanı da buna ve romantik milliyetçiliğimize bağlamak mümkün.Yinede tarihi, tarihi romanları, karakterleri, filmleri seven biri olarak bu filmin ülkemizin popüler sinema tarihinde başınızı döndürmeyecek bir dönüm noktası olacağını düşünüyorum.Bol gişe alsın ki devamı gelsin.


YOL


Uzun zaman geçti aradan, üstüm başım yorgunluk içinde, çıktım İstanbul’dan, vardım baba evime. Zaman geçer, herşey değişirde değişir mi baba evinin kokusu; değişmez. Tadı damağımda anılarım, izleri beynimde geleceğim, bir kavşak sanki bu şehir bana :ERBAA. Ünlemi noktası virgülü içinde saklı, ruhumun huzurlu başkenti, bana yine sorular sordurdu. Karışan aklım, dalgalı ruhum, içime sinen sinsi vardiyalar işledi zamanımı. O huzur yine aldı başımı, oysa nicedir ikna ederdim kendimi,hepsi nereye gitti?

 

DİP NOT:Kullandığım fotoğrafın sahibini bilmiyorum.erbaa60 adlı bir siteden buldum.tamda aradığım şeydi.saygıyla.


this night-black lab(tanış-mış-mıydın?)


black lab


PİYANGO ŞEKERİ- bir bilet hikayesi


Yeni yıl geldi, geldiğinde piyango biletlerimiz hazırdı. Aslında bu bizim için gelenek oldu sayılır. Sevgilim ve ben her sene umutla alıyoruz biletleri. Ama paylaşmıyoruz, ikiside bizim oluyor, hangi bilete çıksa da birlikte harcayacağız zaten. Önemli olan o biletlerin kurdurduğu hayaller ; kendimize bir ev, yurtdışı gezisi, babasına yat, anneme batıda bir ev ve daha neler neler…

İstanbuldayken almak vardı aklımda; her yıl büyük ikramiyenin talihlilerinden biri oradan çıktığı için. Hatta Bağdat Caddesinde dolaşırken bilet satan amcaların çoğunu süzdüm şöyle bir, ilahi bir mesaj almaya çalıştım, bir iki adım attım geri döndüm ama sonunda o elektiriğide(!!!)alamadım, biletide.. O sıralarda bir biletim varmış aslında, benim gibi bilet alma telaşına düşen hayaldaşım ikimiz için de birer bilet almış. Ama tabii o biletler bile, bilet seçme hevesimi dindirmedi. Nasipte eve dönüş yolunda, 31 aralığın ilk saatlerinde , Sungurluda bir dinlenme tesisinde almak varmış bileti. CNNturkte röportajını izlediğim, iki kere büyük ikramiye çıkan simitçi amcadan da bilet seçme taktiklerini almıştım ya, kaptım biletçi amcadan biletleri,seçtimde seçtim. Seçe seçe bir bilet seçtim ve 3 biletim elimde, sebebsiz sevindim yine.

1 ocak akşamı geçtik bilgisarayın başına, bir hevesle tek tek baktık biletlerimize. Amorti çıkanlar,yok, 5 rakamına çıkanlar,yok, 4 rakamına çıkanlar ve evet 3 biletimizin ikisine amorti bile çıkmadı, birine, son gece aldığımız bilete ikiyüz lira çıktı. Ve biz o ikyüzliraya, ki biletimiz çeyrekti, öyle sevindik ki, alkışladık, çak yaptık, kahkahalar attık. Bir ihtimal dedim, bu bilet yıllardır amorti bile çıkmayan piyango talihimize bir çelme olur.

Doya doya sevindik o akşam ama sonra fırsat olupta bir türlü bayiiye gidip paramızı alamadım.Ama bu sırada düşündüm durdum o 50 lirayla ne yapsam diye? Çeyizime bir parça, annemin bahçesine fidan, yeni biletler..

Ve hikayenin beni en eğlendiren tarafı, bugün, annemle ablam dışarı çıkarken onlara verdim bileti, yol üstünde bayiiye de uğrarlar diye. Velhasıl gitmişler, vermişler bayii amcaya bileti, piyango bayii aynı zamanda küçük çaplı bir marketya, amca demiş: ”evet bilete para çıkmış ama gelin ben bunun yarısına şeker, yağ vereyim size, yarısını da para olarak vereyim”. Yani anında ticarete dökülmüş benim umut kapısı. Yağ olmuş ,şeker olmuş, olmadı marketten ne istersen..

   Sonuçta neye nasip neye kısmete bağlanmış oldu bizim biletin akibeti. E malum buralarda sokaklar bol dramlı bir komedi, memleketimin en doğal hali, en sıradan günün bile sesi, nefesi, kendi yazar, kendi oynar, senin hikayeni. Bu şehrin-Erbaa-,bu ülkenin her yeri ayrı bir sestir çünkü, her yeri ayrı bir sit-comdur işte böyle. En olmayacak şeylerden, hiç aklınıza gelmeyecek takas hikayeleri çıkar karşınıza. Sizin çeyiz parçası, yağ olur şeker olur. Normali budur, bu işler böyle olur iddiasıyla. ”Ne var ki derler”, yüzlerinde kocaman bir soru işareti, ceplerimde arkası yarına kalan gölgeleri.

 

 

dip not 1: ladybird traffic jam,

By Random Images from The Heartland, Chris ,saygılarla.. 


DÜZENLİ ÇÖZÜMSÜZ


   Üniversitede bir arkadaşım vardı, öyle çok severdiki kendisini, bizli sohbetler ben’e dönerdi hep. Kendisinden bahsederdi başkasından bahseder gibi. Gururu, aklı, çalışkanlığı, şıklığı, farklılığı, saçları, gözleri,dudakları, iyi huyluluğu, kadir şinaslığı üstüne üstlük mütevaziliği. Böylece çoğullaşamaz tekilleşirdik birlikteyken. Maddesi o kadar güzeldiki hem cinsim olmasına rağmen doyamazdım seyrine, birlikte dalardık kendine tuttuğu aynanın sırlı yansımasına . Sonra , çok sonra birdenbire mi oldu birike birike mi bilemeden, farkettim ki o sohbetlerde saatlerce yıllarca dinlediğim kişi benim tanıdığım kişi değil. Çünkü kendisini , kendisine ait gerçeği anlatmıyor, özene bezene sırladığı aynasına yakışacak , içinde çok şık duracak bir idealden , olmak istediği kişiden bahsediyordu. O güzeller güzeli yüze en çok yakışacak ,onu biricik kılacak hayale, o hayal kişiliğe önce kendisini inandırıyordu, sonra inanması gerekenleri, diğerlerini… Onunla birlikte kırıla dağıla öğrendim ben; insanoğlu göründüğü gibi değil. Dünyanın bütün gülümsemesini alabilecek kadar güzel yüzler etrafındakilere kan ağlatabiliyor, hülyalı bakışlar rüyaları başa yıkabiliyor, ahlaklı ağızlar ahlaksızca dövüşüp, senli benli sohbetler sizle bizin arasına girebiliyor,bizim şehir sizin mahalle bizim mahalle diye ayrılabiliyor birdenbire.

   Düşünüyorumda Chp’nin başınada arkadaşımın başına gelenler geldi. Bu yüzden tanıdık geliyor bana bu ”Chp hikayesi”. Partinin üzerine kurulduğu değerler çok gerçek ve çok evrensel. Bu değerlere ülkenin her dönem ihtiyacı var. Belki de bu yüzden böylesi değerler üzerine kurulmuş bir partinin Baykalvari ses arkadaşları hala inanıyorlar o değerleri savunduklarına. Aynaya baktıklarında kendilerini değil o değerlerin sıcağını görüyorlar. Oysa demokrasi derken aynada yer yer faşizm dalgaları görünüyor, laiklik derken yer yer sıkmabaş elitistliği duyuluyor. Öyle bir noktaya geldiki Chp siyasi olarak durduğu yer gittikçe silikleşti. Sol mantığı yerini dayatmacı bir tavra bıraktı. Yoksa hangi solcu üniversite kapısının bir köşesinde,mümkünse gizli saklı bir yerde alabildiğine hız ve telaşla başını açan bir genç kadının içinden dökülen sızıyı görmez? Ben başı açık bir öğrenci olarak,başını kapatmayı tercih eden arkadaşlarımın yanında maruz kaldıkları bu durumdan hep utandım..Ama ne yazık biz çözüme değilde çözümsüzlüğe yakın duran bir toplumuz. Bu yüzden yıllarca halledilememiş bir sorun olan üniversitelerde türban meselesi çözüme en yakın olduğu zamanda sorun çoğullaştırılıyor ve ilköğretimde türban sorununa eklemleniyor. Ve böylece elimize doğuyor yeni bir çözümsüzlük. İşte tam da böyle zamanların hatırına bize kendini doğuran sesler yerine, ne söylediğini bilen,dinleyen,kendisi yerine aynaları ve o aynalarda gördüğü gerçekleri seven siyasetçiler lazım.

BLOGLAMA

   Aklımdan ve kalemimden yazılar uçuşmasına rağmen bir süredir güncellememiştim blogumu, unutulmayı hakettiğimi düşünüyordum kendi kendime. Ama Wordpess’in güzel bir uygulaması var; istatistikler. Bloguma günlük giriş sayısının istatistiklerini tutuyor. Bu uygulama beni motive ediyor, güdülüyor. Çünkü ben blogumu güncelleştirmesem bile beni sevindirmeye yetecek kadar bir takip edilirliği var blogumun artık. Velhasıl yaşasın bloglama ,yani devam bloglamaya..

 


EVET HAYIR EVET HAYIR


   Baştan söyleyeyim bu yazının ana fikri ”herkes kendi işine baksın” değil . Değil ama mümkünse benim işime , hatta mahremimede karışmasın , azımsamasın lütfen. Son günlerde sanki bir görevmiş gibi sıra sıra referandum renklerini açıklıyor ”sanatçılar”. Temel  şikayetim cümlem şu ; ”banane arkadaşım senin oyundan,evetinden yada hayırından”. Bir dost meclisinde değiliz, hatta neredeyse bir seçim arefesindeyiz. Bu durumda ya oyunun benim oyumu etkileyeceğini düşünüyorsun yada sen etkilemek istiyorsun birilerini. Sonuç olarak ya beni azımsıyorsun yada kendini çoğaltmaya çalışıyorsun.Bu sebeplerle bana samimi gelmiyor yapılan açıklamalar.

   Son bir kaç gündür bu konuda yazılan köşe yazılarını takip etmeye çalışıyorum. Farkettim ki genel olarak ikiye ayrılabilir bu konuda ki yönelimler;
1-sen nasıl evet dersin,sen nasıl hayır dersin grubu
2-sendende bu beklenirdi.ben biliyordum zaten grubu
Sanki Nuh’un Gemisi batıyorda bu iki gruptan birinin can yeleğini takmazsanız,eriyen buz dağında yalnız kalan o kutup ayısı siz olacaksınız. Evet siyaset sadece siyasilere bırakılmayacak kadar önemli, o hepimizin ortak atan şah damarı. Ama öyle ince bir çizgi ki kendini düşünmekle bizi düşünmek arasındaki fark. Sanatçıların izdüşümüde tam o farkın üstüne düşüyor nihayetinde. Sonuçta bir rengin olması güzelde, öyle çok renk var ki ülkemde..İnadına ne siyah ne beyaz işte.

dip not:yukarıda ki fotoğraf Norveçli bir fotoğrafçı olan Arne Naevra’ya ait.internet sitesi http://www.naturbilder.no/.bu fotoğrafla çeşitli ödüller de almış.belki tanıdıkta gelmiştir..saygıyla..


SESİME SES VER


    Çıplak gerçek; Ramazan hayatıma bereket katıyor. Öncelikle zaman öyle bereketleniyor ki. Basit matematikle yemeği atsan hayatımdan -geçici olarak hatta oldukça geçici olarak- geriye ne çok şey kalıyormuş.. Uyanıyorum ve tüm gün benim!  Okul bitipte, iş arama süreci bir ruha sahip olunca, bana kalan tüm bir gün başlarda tatlı geliyordu da şimdi adeta bir görev. Şöyle ki ; yapmak zorunda olduğunuz bir şeyler, sözüm ona gitmek zorunda olduğunuz bir iş yoksa zamanı boşa geçirmemek  görev haline geliyor. Hergün aslında bir kaybeden olmadığını, ciddi ciddi işe yaradığını kendine göstermelisin. Çünkü hayatta kalmak zorundasın, bir şekilde hayata tutunmak, devam etmek.. Böylece bende kendi rutinlerimi yarattım, kalkıyorum , önce  plates yapıyorum (öyle hemen burjuva şeyi diye burun bükme hatta sende bir dene), sonra güzel bir kahvaltı ve sonra canım internet, gazeteleri kariyer sitelerinden önce açıyorum ki hemen moralim bozulmasın, dünya hala dönüyormuymuş bir görelim  ve işte köşe yazar larım, canlarım onlar bilmiyorlar   yada benim kadar hissetmiyorlar;  ne kadar da dahilim hayatlarına aslında. İşte tam da burada yazım bir köşeyi daha dönecek ve asıl sorumu soracak; gerçekten dahil miyim?

     Bu ülkede benim durumumda olan, hayatlarının en enerjik döneminde evde oturan ve yazık ki belkide ” boş oturmak  o kadarda kötü değilmiş”  demeye başlayan en az  2 milyon genç var. Sırtımıza versen Anadoluyu başka bir  kıtaya taşıyabiliriz ama ne garip biz hiçbir köşede hiç bir haberde yokuz (aslan Abbas abimize bir selam). Bugün gazetelere baktım yine Recep Bey, yine Bay Kemal. Geçtim Esra Hanım ya da Bayan Esrayı da (o çok haşmetli egom bari Ramazanda sussun-ne yaparsın zamane gençliği) hani nerede ey  gençlik?… Heyy orada kimse var mı? Sesimizi duyan biri.. Biz sadece ”amanda gençlik Türkiyenin tarihinden bihaber, güncel politikaya bile ilgisiz, bu gençlik nerede” gibi yakınmalardan ibaret değiliz. KPSS diye bir sınava girdik ve o sınav bizi bir kere daha törpüledi. Teknoloji çağındayız derken, öğlen saat ikide açıklanan sınav  sonuçlarını çoğumuzun akşama doğru hatta gece öğrenmesi bir yana, net-puan terazisinin iyice şaşması, soruların bazılarının doğru cevabının olmaması, bazılarının bir kaç tane olması, branş sıralamalarının açıklanmaması, daha da garibi soruda bir yanlışlık  olduğunu sezip boş bırakınca ve o soru ÖSYM tarafından da yanlış ilan edilip iptal edilince soruyu işaretleyenlerin hepsinin cevabının doğru kabul edilmesi ama boş bırakanlara bir yanlış fazladan eklenmesi.. Bunların herhangi biri yada bir benzeri yada en küçük bir ilgi belirtisi neden yok? Üst siyasetin yaptığı atışmaları günlerce yazarak neredeyse magazin gazeteciliğine vardıran canım köşe yazarlarım, işte tamda burada döndüğün o köşenin hemen arkasındayız. Bizi görmüyor musun yada hiç bakmıyor musun gerçekten?

 

dip not;yazımı taçlandıran resim ALLİSON NEWBOLD ’ un voice within silence adlı çalışması.www.allisonnewbold.com adresinden  diğer çalışmalrınada ulaşmak mümkün..


KPSS – bir işsizin can yoldaşı


   Bazı şeyler vardır isimleri kaderlerine  işler. Oysa bu yazının kaderi isminden belli; KPSS. Tabii başka isimlerde  türetilebilir, KPSS sancısı, KPSS-hayatımın SS subayları (ilki ÖSS ikincisi namı değer KPSS), gönlümün köşesi KPSS, canıma okudun KPSS..

  Velhasıl arkadaşlar olan oldu; KPSS açıklandı. Ak koyun kara koyun belli oldu. Biz zaten koyun olmaya alışık olduğumuz için akımız karamız bir oldu. Günlerdir bugün açıklanacak, yok bugün değil yarın açıklanacak, yok yok haftaya açıklanacak diye vızır vızır çalışıyordu fısıltı gazetesi. Öyle ki bu süreçte defalarca çöktü ÖSYM’nin cilveli sitesi. Ben mesala, ÖSYM’ nin sonuç açıklama sayfasını ekledim sık kullanılanlarıma,  ağustosun başından beri hergün, başlarda ara sıra sonlara doğru yarım saatte bir olmak üzere - bütün sınav  sever arkadaşların bildiği o kilit saatler olan 10:00 ve 14:00′a ayrı bir özen gösterek -  girmeye çalıştım siteye.  Malum işsiz gençlik vakit bol, bir film seyret, tıkla ÖSYM’yi,  yemek ye ardından bir tık daha, evhamlan hiç yoktan alsana bir tık daha, arkadaşlarla gez toz eve gel sonuç aynı: tık tık.. Ama gel gör ki kimse yok, kapılar kapalı. Bir taraftan da kpsscilerin favori forum alanlarından biri  -ki kendisi benimde baş tacım sayılır - o meşhur site; memurlar net‘ten de takip ediyorum son durumlar neler, benim durumumda olan memleketimin gençleri neler düşünüyor, ne duyumlar alıyor diye. Açılan başlıkları teker teker takip ettim ve sonunda sınavdan tam bir ay sonra geldi açıklama ” kpss lisans sonuçları yarım saat  ikide açıklanacak”   ..darararaarannn…

  Gece sahura kadar oturdum, sabah 05:00 gibi yattım saatimi de  kurdum  13:30′a ama nafile 07:00 da uyandım stresten, uyuyamıyorum. O kadar saat nasıl bekleyeyim dedim, kendime uyu uyu uyu diyerek tekrar daldım ve 13.30 : artık ayaktayım.. açtım bilgisayarımı, iki ayrı sayfa halinde sonuç açıklama sayfasınıda açtım, bir sayfada memurlar net’e ayırdım ki girebilenler var mı diye takip edeyim, böylece beklemeye başladım. Söylenen saatten 10-12 dakika önce açıklandı sonuçlar. Ama giremiyoruz biz.. Biz diyorum çünkü  yalnız değilim, bir taraftan cancanım bir taraftan ablam da girmeye çalışıyor siteye, arkadaşlarımla da haberleşiyorum; girebilen var mı diye. Görüldüğü gibi gayet organize çalışıyorum ama yok efendim giremiyouz. Kimse kızmasın ama o heyecanla, dakikada yaklaşık 60 tıkla siteyi  tek başıma çökertecektim. Tek sebebinin olduğumu sanmıyorum ama site çöktü .  Bir aylık bekleme sürecinde zaten ruhum tozu dumana katmış, ne desem nafile, kendimi durduramadım…Ve saat 16:00 civarı bilgisayarın başında geçirdiğim 2,5 saatin ardından öğrendim sonucumu; p3 puan türü 78,231.  Al sana sınav! Giren çok olunca, sınav geçen seneye göre kısmen kolay olunca, işsizlik başımıza vurduğundan çoğu kişi de güzel hazırlanınca sınava, geçen senelere göre netler artmış böylece puanlar beklediğimizden düşük gelmiş oldu.

   Ama bitmedi, şimdi yeni bir süreç daha başlıyor; yerleştirmeler. ÖSYM’nin sitesindeki takvime göre önümüzdeki ilk yerleştirmeler kasım ayında, yani yine uzun bir bekleme dönemi başlıyor. Zaten hep birlikte sabır küpü olduk. Ama aman dikkat , o küp bir süre daha çatlamamalı, o yüzden herkes küpünü sevsin, sarılsın küpüne.  Artık 3 ay mı, 6 ay mı 2 yıl mı bu yerleştirme süresi yılmasın beklesin herkes. Bir süre daha pozitif düşünelim seçeneğimiz bol gibi kendimizi mutlu edelim ..

dip not: 
KPSS veyerleştirme süreci gibi konularda gelişmeler oldukça paylaşmaya çalışacağım.


ALGIDA SEÇİCİLİK


 

   Göçebe bir toplum olduğumuzdan belki, adımlarımız kadar uçucu fikirlerimiz. Öyle ki kendi yolumuza bile hangi taş uygunsa onu koyuyor, bir önce ki taşın önünü açıyor mu kapıyor mu, başkasının düşmesine mi sebep oluyor yada zaten başkasının düşmesine sebep olsun diye mi orada duruyor o taş, onu bile unutuyoruz.  

   Belki de bu yüzden daha dün özel hayatın gizliliğini savunanlar bugün başka bir sebeple o mahremiyeti kendileri vuruyorlar. Belki de bu yüzden bir eylemin sonucu olan yatak odası görüntüleri lanetlenirken, umudun doğuştan sahip olduğu kimliğin başlığı alttan alta okşanıyor, dillere bal niyetine çalınıyor. İsteniyor ki umudun yerini kimlikler, “öteki “ tartışmaları olsun.  

   Ama itiraf edelim bu süreç öğretici de oldu. Mesela ben denize bir taş atsam kırk akıllı çıkarabilirmiş o taşı, onu biliyorum artık. Hatta o denizden çıkıp biraz ufku seyretsem kemali bile bulabilirmişim!!


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.